ESKİ DEFTERLER #2: KAHVE
Güzel bir yemeğin ardından hayır denilemeyecek şeylerin başında gelir kahve. İsterseniz bildik usulde bir alaturka kahve, isterseniz son yıllarda yaşamımıza giren ve hızla yayılan alafranga kahveler... Espresso, Capuccino, filtre kahve ve daha onlarcası... Bugün artık bir anlamda alafranga kahve, klasik Türk kahvesinin yerini almış durumda. Pişirilmesi söz konusu değil... Ne köpük, ne yoğun telve, ne de falların gizemli sözcükleri...
Her ne kadar kahvenin öyküsü Batı ülkelerinde 300 yıllıksa da, asıl öykümüz arap yarımadasında, çok eski zamanlarda başlar. Kahvenin ilk ortaya çıkışı hakkında çeşitli söylenceler var. Bir efsaneye göre, o meşhur kahve çekirdeği, 3. yüzyılın keşişlerinden olan ve Etiyopya'da yaşayan çoban Khaldi tarafından keşfedilmiş. Khaldi, keçilerinin parlak, koyu yapraklı bir ağaçtaki kırmızı meyveleri yerken çılgınca dans ettiklerini görmüş ve kendisi de bunun üzerine o meyvelerden yemiş. Enerji verici etkisini gözlemledikten sonra bu keşfini çevresindekilerle paylaşmış ve çok kısa sürede bu meyvenin ünü herkese yayılmış. 13. yüzyılda muhtemelen şans eseri kahve çekirdekleri yanınca, şu anda bildiğimiz kahve ortaya çıkmış. Kahve adı Arapça’dan geliyor. Anlamı ise “keyif veren içki”.
Kahve tarih boyunca ilginç dönemler yaşamış. Bazen el üzerinde tutulan kahve, özellikle kahvehanelerin insanları biraraya getirip, toplumcu muhalefetin kaynağı haline gelmesi ile yasaklandığı dönemler de geçirmiş.
Kanuni Sultan Süleyman döneminde Viyana kuşatması sonrası çuvallar halinde kahve Avrupalıların eline geçmiş ve 1773 yılında Kita kongresinde İngiltere'nin çaya yüksek vergi uygulamasını protesto etmek amacı ile Amerika Birleşik Devletlerinde ulusal içecek olarak ilan edilmesi ile kültür olarak algılanma süreci başlamış.
Günümüzde özellikle kahve çeşitleri arttıkça kavurma, çekme ve pişirme biçimleri de farklılıklar gösterir hale geldi. Press için kahvenin kalın çekilmesi gerekirken, filtre ya da espresso için daha ince çekilmesi gerekiyor kahvenin.
Şimdi iyisi mi kendinize bir kahve yapın. Nasıl isterseniz öyle olsun. İsterseniz Türk kahvesi, isterseniz espresso. Unutumayın “Dünyanın en iyi kahvesi sizin sevdiğiniz kahvedir!”
16 Nisan 2009 Perşembe
18 Nisan 2008 Cuma
Tire Gezisi






Geçtiğimiz günlerde Tire’ye 4 günlük bir kaçamak yaptım. Şanslı azınlıktan bir arkadaşım 2 senedir Tire’de yaşıyor. Onun da taşınmasına vesile olan bir zamanlar İstanbul’da öğretmenlik yapan Amerikalı bir arkadaşı. Türkiye’de birçok yeri gezip inceledikten sonra Tire’ye yerleşmeye karar vermiş ve bir ev satın alarak, herşeyiyle kendisi ilgilenerek, (bahçe, dekorasyon, iç mimari, vs.) tam anlamıyla küçük bir cennet yaratmış. Üstüne üstlük Amerika’da emekli olan başka bir arkadaşı daha yerleşmeye karar verip soluğu Tire’de almış. Ben de arkadaşım Cemo sayesinde bu iki muhteşem insan, Jim ve Dave ile tanışma fırsatı ve bu 3 süper aşçının kendi bahçelerinden kendi elleriyle toplayıp yaptıkları leziz yemekleri tatma imkanı buldum.
Tire, yazılanlar söylenenler kadar gerçekten bir ot cenneti. Binbir çeşit otları pişirerek, kavurarak çok leziz salata, meze ve yemekler yapılıyor. Ben Çinliler için genelde ne bulurlarsa yemeğe uyarlıyorlar derdim ama Tirelilerin de aşağı kalır yanı yok bence.
İsmini ve methini çoktandır duyduğum “Kaplan Dağ Restoran”ı da bu gezimde görme imkanı buldum.
Kaplan köyündeki akşam yemeğinden önce değişik birkaç meze tatmak için Toptepe’ye gittik. Orada ot kavurma, keşkek, çeşitli otlardan yapılmış lor peynirli salata ve sarımsaklı yoğurtlu sarmaşık haşlama yedik. Ancak tüm lezzetleri geride bırakan bir şey vardı ki, benim gibi bir tatlı sever için inanılmaz güzellikte bir tattı : Karadut şerbetli lor tatlısı!
Kalın bir dilim lor peyniri üzerine, genelde herkesin kendi evinde veya işletmesinde yaptığı karadut reçeli dökülüyor, bizim tatlımıza ekstradan susam serpilmişti. Gerçekten inanılmaz bir şey.
Akşam Kaplan’da yöre usulü patlıcan salatası, yine ot kavurma, sarmaşık, salata, nohut ekmeği ve muhteşem zeytinyağ arkasından yediğimiz soğanlı köfte, hepsi çok lezizdi.
Tire kebabını tatmayı en son güne sakladım. Kimileri Tire kebabı, kimileri Tire köftesi olarak adlandırsa da özünde aynı, sosundan dolayı İskender kebab tadında bir köfte. Koyun veya dana kıymasından uzun olarak şekillendirilen köfteler şişe dizilerek önce ızgara ateşte pişiriliyor, ondan sonra tavada tereyağında kızartılarak, üstüne domates sos ve maydonoz eklenerek servis yapılıyor.
Yediğim en ilginç ot ise arapsaçı kavurma denilen, dereotuna benzeyen ama tadı anasonlu bir ot yemeği. Usta aşçı arkadaşım Cemo,Tire pazarından aldığımız mantar ve arapsaçını soğan eşliğinde kavurarak hoş ve değişik bir tat yarattı.
Bütün bu tatların çoğunun yanında ,üzerinde Kutman etiketi olan, İkram markalı ve çok hoş bir plastik şişe dizaynı olan kırmızı şarap yemeklerimize eşlik etti. İlk yudumu biraz sakınarak içtim, ancak yoğun bir şarap içicisi olarak oldukça başarılı buldum.
Tire’nin meşhur Salı pazarını anlatmak zaten mümkün değil. Tek bir cümleyle özetlemek gerekirse: Tire’de yaşayanların gerçekten çok iyi bir hayatları var!!
Sözün özü: Tire, tüm çakma gurmelere tavsiye edebileceğim bir lezzet durağı.
Tire, yazılanlar söylenenler kadar gerçekten bir ot cenneti. Binbir çeşit otları pişirerek, kavurarak çok leziz salata, meze ve yemekler yapılıyor. Ben Çinliler için genelde ne bulurlarsa yemeğe uyarlıyorlar derdim ama Tirelilerin de aşağı kalır yanı yok bence.
İsmini ve methini çoktandır duyduğum “Kaplan Dağ Restoran”ı da bu gezimde görme imkanı buldum.
Kaplan köyündeki akşam yemeğinden önce değişik birkaç meze tatmak için Toptepe’ye gittik. Orada ot kavurma, keşkek, çeşitli otlardan yapılmış lor peynirli salata ve sarımsaklı yoğurtlu sarmaşık haşlama yedik. Ancak tüm lezzetleri geride bırakan bir şey vardı ki, benim gibi bir tatlı sever için inanılmaz güzellikte bir tattı : Karadut şerbetli lor tatlısı!
Kalın bir dilim lor peyniri üzerine, genelde herkesin kendi evinde veya işletmesinde yaptığı karadut reçeli dökülüyor, bizim tatlımıza ekstradan susam serpilmişti. Gerçekten inanılmaz bir şey.
Akşam Kaplan’da yöre usulü patlıcan salatası, yine ot kavurma, sarmaşık, salata, nohut ekmeği ve muhteşem zeytinyağ arkasından yediğimiz soğanlı köfte, hepsi çok lezizdi.
Tire kebabını tatmayı en son güne sakladım. Kimileri Tire kebabı, kimileri Tire köftesi olarak adlandırsa da özünde aynı, sosundan dolayı İskender kebab tadında bir köfte. Koyun veya dana kıymasından uzun olarak şekillendirilen köfteler şişe dizilerek önce ızgara ateşte pişiriliyor, ondan sonra tavada tereyağında kızartılarak, üstüne domates sos ve maydonoz eklenerek servis yapılıyor.
Yediğim en ilginç ot ise arapsaçı kavurma denilen, dereotuna benzeyen ama tadı anasonlu bir ot yemeği. Usta aşçı arkadaşım Cemo,Tire pazarından aldığımız mantar ve arapsaçını soğan eşliğinde kavurarak hoş ve değişik bir tat yarattı.
Bütün bu tatların çoğunun yanında ,üzerinde Kutman etiketi olan, İkram markalı ve çok hoş bir plastik şişe dizaynı olan kırmızı şarap yemeklerimize eşlik etti. İlk yudumu biraz sakınarak içtim, ancak yoğun bir şarap içicisi olarak oldukça başarılı buldum.
Tire’nin meşhur Salı pazarını anlatmak zaten mümkün değil. Tek bir cümleyle özetlemek gerekirse: Tire’de yaşayanların gerçekten çok iyi bir hayatları var!!
Sözün özü: Tire, tüm çakma gurmelere tavsiye edebileceğim bir lezzet durağı.
Pelin Buğdaycı
08 Nisan 2008 Salı
Aykut Abi
Aykut Oray gitmeyi seçtiği yönü ölene dek değiştirmeyenlerden. Bu onun için en mühim haysiyet göstergesi. Giderek bozulan bir dünyada duruşunu bozmayan bir adam olarak çevresinde çok seviliyor. Bu aurayı Bizimkiler dizisindeki Katil karakterine bile geçirdiği için, halk da onu bu rolle bağrına bastı. Canlı yayında olsa da hep doğru bildiğini söylediği için, hesapsız konuştuğu için Beşiktaş taraftarının belki de en sevdiği Beşiktaşlı. Tiyatrocu, oyuncu, sosyal demokrat, futbol yorumcusu, program sunucusu, hitit dili uzmanı, horoz dövüşçüsü, gurme, reklam yıldızı, gazete yazarı ve daha bir sürü şey. Ama galiba en önemlisi "Aykut Abi" olması.
Bursa İpek Yolu Film Festivali'nin konuğuyuz ikimiz de. (2007) Ben aynı zamanda yarışmalı bölümünün jüri üyesiyim, o da sinema dersleri bölümünün oyunculuk hocası. Eski festivallerden merhabamız, ufak tefek sohbet etmişliklerimiz var. En büyük ortak noktamız ikimizin de ağzımızın tadını iyi bilmemiz. (Öğle yemeklerimizi Bursa'nın en iyi, en köklü esnaf lokantalarından birinde, Abidin Usta'nın Yeri'nde yiyoruz. Bazen birlikte gidiyoruz yemeğe. Her seferinde o da ben de farklı yemekler söylüyoruz, Abidin Usta'nın bütün lezzetlerini tadalım, lezzet hafızamıza kaydedelim diye. Sonra yediklerimiz hakkında eskilerin deyimiyle "fikir mütalaası" yapıyoruz. "Pilav biraz sert kalmış; ciğer dolması nefis ama bunu esas şurada yiyeceksin; kabak tatlısının şekerini az tutmuşlar; Bunu şurada nasıl yaparlar biliyor musun, önce patlıcanı alırlar..."
Aykut Oray 105'e vuran kilosu, 1942'de çıkmış kafa kağıdı ve bu memleketin her köşesini gezmiş görmüş olması sayesinde bu konularda benden daha çok şey biliyor haliyle. Benim için hava hoş. Zaten karşısında Yoda'yı can kulağıyla dinleyen Luke Skywalker kıvamındayım ben. TRT'de Nuray Yılmaz'ın yıllardır yaptığı Gezelim Görelim programını seyrederken aldığım keyfi ve genel kültürü alıyorum adeta. Çarşının içindeki Abidin Usta'dan çıkınca Gezelim Görelim formatı devam ediyor. Simitçisi, dükkan sahibi, alışveriş yapanı, boşta gezeni yanımıza gelip Aykut Oray'ın elini sıkıyor. "Merhaba," diyor. "Biz sizi çok seviyoruz." Yıllardır mesleğim dolayısıyla halkımızın ünlülere gösterdiği bu teveccühe tanık olmuşumdur. Ama Aykut Oray'a gösterilende bir farklılık var. Çoğu, "Aykut Abi," diye geliyor yanına. En ufak bir tereddütleri yok. Onun selamlarını geri çevirmeyeceğinden, güzel sözlerine hoş karşılık vereceğinden eminler. Onun kendilerinden biri olduğuna çok önceden karar vermişler çünkü. Bursa'da bize ulaştırma hizmeti veren şoförlerden birinin festivalin bir diğer konuğu olan Kadir İnanır'la ilgili sözlerini hatırlıyorum. "Abi, gideyim konuşayım dedim, yanına bile yaklaşamadım, o ne havalar öyle? Kadir İnanır'san Kadir İnanır'sın ne yapalım, seni biz yapmadık mı Kadir İnanır?" İşte Aykut Oray'ın çevresinde o türden görünmez ama hissedilir bir güvenlik çemberi yok. İsteyen herkes sokulabiliyor yanına. Kimisi de, fark ediyorum, tanıdık geldiği için dik dik bakıyor yüzüne ama kim olduğunu bir türlü çıkaramadığından bir tepki veremiyor. Ama Aykut Oray onlara da selam verdiği için neticede bir "merhaba" çıkıveriyor ağızlarından.
100 metrelik mesafeyi kat etmemiz bu şartlarda dakikalar sürüyor. Tam yolun sonuna doğru geldiğimizde Bursa'da bolca bulunan aktarlardan birinin önünde duruyoruz. Dükkan sahibi hemen tanıyor Aykut Oray'ı. "Hoşgeldiniz" diyor. Aykut Oray belki de yemeyi çok sevmenin getirdiği sağlık problemleriyle çok uğraştığından doğal, bitkisel tedaviler konusunda bir uzman olmuş. Görünürdeki her şeyin ne işe yaradığını saydıktan sonra sende şu var mı, bu var mı diye dükkan sahibini sorguluyor. En son, benim ilk defa duyduğum ama Aykut Oray'ın dediğine göre sivilceden, sindirim bozukluklarına, iç hastalıklarına kadar her şeye iyi gelen İsviçre Şurubu'nu soruyor. Adam karşı dükkanı gösteriyor arkadaşta var diyor. Bana göstermek için soruyor Aykut Oray. "Bunun içinde alkol var mı?" diyor satıcıya. "Yok ," diyor satıcı, "Burada gitmiyor onlar." "Alkolsüz bir işe yaramaz ki," diyor Aykut Oray da. Satıcı yine, "Burada böylesini istiyorlar," gibisinden bir şeyler geveliyor belirgin bir memnuniyetsizlikle. O anda Aykut Oray'ın bir yönüne daha şahit oluyorum. "Cahil herifler. İlaç niyetine içilen bir şey bu. Bunun günahı mı olur yahu. Doktor verse içmeyecekler mi?" Oradan uzaklaşırken Aykut Oray hala söyleniyor. "Müslüman İsviçre şurubu yapmışlar!" Anlıyorum ki, Atarkçülüğü sözde değil, cahilliğe, yobazlığa hiç tahammülü yok.
Bu sayfaları doğuran sohbet içinse İstanbul'a döndükten, yılbaşı ve bayram curcunası bittikten sonra buluşuyoruz. Geçen ay altı buçuk saat sürdü diye kendi rekorum olarak ilan ettiğim Sezen Cumhur Önal söyleşisine inat, Aykut Oray'la birlikte tam dokuz (rakamla 9) saat geçiriyoruz. Bir kadeh şarap içelim diye oturduğumuz masadan, üçüncü şişeyi bitirdikten sonra kalkıyoruz. Aykut Oray da günlük iki kadeh olan istihkakını bu sayede aşmış oluyor tabii. Çerkez olduğu için yemek kültürü ve zevki gelişkin bir arkadaşımız olduğunu keşfettiğimiz Uluç da katılınca olay üçlü bir "Anadolu Lezzetleri Zirvesi"ne dönüşüyor. Dokuz saat boyunca aynı Bursa'da olduğu gibi yanımıza gelmeyen kalmıyor. Herkes Aykut Oray'a bir "Merhaba" demek için yarışıyor sanki. Çevresinde ne kadar sevilen, saygı gören biri olduğunu gördükçe kendisine beslediğim hürmet ikiye katlanıyor. Bu işin sırrının ne olduğu ise sohbetimizde ortaya çıkıyor. "Eğilmeyeceksin, büzülmeyeceksin, döneklik etmeyeceksin, duruşunu muhafaza edeceksin, gereken saygıyı kazanırsın." Benzerini yapmaya çalışıp çelmelere maruz kalan biriyseniz, böyle manzaralar size çok iyi geliyor, burnunuzun dikine devam edebilmek için yeniden şarj olmanızı sağlıyor.
Ege Görgün
Röportaj için tıklayın: http://www.tersninja.com/%e2%80%9cchp%e2%80%99liyim-olene-kadar-besiktasliyim-olene-kadar-kimseye-aykut-dondu-dedirtmem%e2%80%9d/
Bursa İpek Yolu Film Festivali'nin konuğuyuz ikimiz de. (2007) Ben aynı zamanda yarışmalı bölümünün jüri üyesiyim, o da sinema dersleri bölümünün oyunculuk hocası. Eski festivallerden merhabamız, ufak tefek sohbet etmişliklerimiz var. En büyük ortak noktamız ikimizin de ağzımızın tadını iyi bilmemiz. (Öğle yemeklerimizi Bursa'nın en iyi, en köklü esnaf lokantalarından birinde, Abidin Usta'nın Yeri'nde yiyoruz. Bazen birlikte gidiyoruz yemeğe. Her seferinde o da ben de farklı yemekler söylüyoruz, Abidin Usta'nın bütün lezzetlerini tadalım, lezzet hafızamıza kaydedelim diye. Sonra yediklerimiz hakkında eskilerin deyimiyle "fikir mütalaası" yapıyoruz. "Pilav biraz sert kalmış; ciğer dolması nefis ama bunu esas şurada yiyeceksin; kabak tatlısının şekerini az tutmuşlar; Bunu şurada nasıl yaparlar biliyor musun, önce patlıcanı alırlar..."
Aykut Oray 105'e vuran kilosu, 1942'de çıkmış kafa kağıdı ve bu memleketin her köşesini gezmiş görmüş olması sayesinde bu konularda benden daha çok şey biliyor haliyle. Benim için hava hoş. Zaten karşısında Yoda'yı can kulağıyla dinleyen Luke Skywalker kıvamındayım ben. TRT'de Nuray Yılmaz'ın yıllardır yaptığı Gezelim Görelim programını seyrederken aldığım keyfi ve genel kültürü alıyorum adeta. Çarşının içindeki Abidin Usta'dan çıkınca Gezelim Görelim formatı devam ediyor. Simitçisi, dükkan sahibi, alışveriş yapanı, boşta gezeni yanımıza gelip Aykut Oray'ın elini sıkıyor. "Merhaba," diyor. "Biz sizi çok seviyoruz." Yıllardır mesleğim dolayısıyla halkımızın ünlülere gösterdiği bu teveccühe tanık olmuşumdur. Ama Aykut Oray'a gösterilende bir farklılık var. Çoğu, "Aykut Abi," diye geliyor yanına. En ufak bir tereddütleri yok. Onun selamlarını geri çevirmeyeceğinden, güzel sözlerine hoş karşılık vereceğinden eminler. Onun kendilerinden biri olduğuna çok önceden karar vermişler çünkü. Bursa'da bize ulaştırma hizmeti veren şoförlerden birinin festivalin bir diğer konuğu olan Kadir İnanır'la ilgili sözlerini hatırlıyorum. "Abi, gideyim konuşayım dedim, yanına bile yaklaşamadım, o ne havalar öyle? Kadir İnanır'san Kadir İnanır'sın ne yapalım, seni biz yapmadık mı Kadir İnanır?" İşte Aykut Oray'ın çevresinde o türden görünmez ama hissedilir bir güvenlik çemberi yok. İsteyen herkes sokulabiliyor yanına. Kimisi de, fark ediyorum, tanıdık geldiği için dik dik bakıyor yüzüne ama kim olduğunu bir türlü çıkaramadığından bir tepki veremiyor. Ama Aykut Oray onlara da selam verdiği için neticede bir "merhaba" çıkıveriyor ağızlarından.
100 metrelik mesafeyi kat etmemiz bu şartlarda dakikalar sürüyor. Tam yolun sonuna doğru geldiğimizde Bursa'da bolca bulunan aktarlardan birinin önünde duruyoruz. Dükkan sahibi hemen tanıyor Aykut Oray'ı. "Hoşgeldiniz" diyor. Aykut Oray belki de yemeyi çok sevmenin getirdiği sağlık problemleriyle çok uğraştığından doğal, bitkisel tedaviler konusunda bir uzman olmuş. Görünürdeki her şeyin ne işe yaradığını saydıktan sonra sende şu var mı, bu var mı diye dükkan sahibini sorguluyor. En son, benim ilk defa duyduğum ama Aykut Oray'ın dediğine göre sivilceden, sindirim bozukluklarına, iç hastalıklarına kadar her şeye iyi gelen İsviçre Şurubu'nu soruyor. Adam karşı dükkanı gösteriyor arkadaşta var diyor. Bana göstermek için soruyor Aykut Oray. "Bunun içinde alkol var mı?" diyor satıcıya. "Yok ," diyor satıcı, "Burada gitmiyor onlar." "Alkolsüz bir işe yaramaz ki," diyor Aykut Oray da. Satıcı yine, "Burada böylesini istiyorlar," gibisinden bir şeyler geveliyor belirgin bir memnuniyetsizlikle. O anda Aykut Oray'ın bir yönüne daha şahit oluyorum. "Cahil herifler. İlaç niyetine içilen bir şey bu. Bunun günahı mı olur yahu. Doktor verse içmeyecekler mi?" Oradan uzaklaşırken Aykut Oray hala söyleniyor. "Müslüman İsviçre şurubu yapmışlar!" Anlıyorum ki, Atarkçülüğü sözde değil, cahilliğe, yobazlığa hiç tahammülü yok.
Bu sayfaları doğuran sohbet içinse İstanbul'a döndükten, yılbaşı ve bayram curcunası bittikten sonra buluşuyoruz. Geçen ay altı buçuk saat sürdü diye kendi rekorum olarak ilan ettiğim Sezen Cumhur Önal söyleşisine inat, Aykut Oray'la birlikte tam dokuz (rakamla 9) saat geçiriyoruz. Bir kadeh şarap içelim diye oturduğumuz masadan, üçüncü şişeyi bitirdikten sonra kalkıyoruz. Aykut Oray da günlük iki kadeh olan istihkakını bu sayede aşmış oluyor tabii. Çerkez olduğu için yemek kültürü ve zevki gelişkin bir arkadaşımız olduğunu keşfettiğimiz Uluç da katılınca olay üçlü bir "Anadolu Lezzetleri Zirvesi"ne dönüşüyor. Dokuz saat boyunca aynı Bursa'da olduğu gibi yanımıza gelmeyen kalmıyor. Herkes Aykut Oray'a bir "Merhaba" demek için yarışıyor sanki. Çevresinde ne kadar sevilen, saygı gören biri olduğunu gördükçe kendisine beslediğim hürmet ikiye katlanıyor. Bu işin sırrının ne olduğu ise sohbetimizde ortaya çıkıyor. "Eğilmeyeceksin, büzülmeyeceksin, döneklik etmeyeceksin, duruşunu muhafaza edeceksin, gereken saygıyı kazanırsın." Benzerini yapmaya çalışıp çelmelere maruz kalan biriyseniz, böyle manzaralar size çok iyi geliyor, burnunuzun dikine devam edebilmek için yeniden şarj olmanızı sağlıyor.
Ege Görgün
Röportaj için tıklayın: http://www.tersninja.com/%e2%80%9cchp%e2%80%99liyim-olene-kadar-besiktasliyim-olene-kadar-kimseye-aykut-dondu-dedirtmem%e2%80%9d/
07 Nisan 2008 Pazartesi
Eski defterler #1: ÇAY
Evrende başlangıçta su vardı...
İçine bir gün bir yaprak düştü...
Çay oldu..
İşte yaklaşık beş bin yıllık tarihiyle yapraktan demliğe bir bardak çayın öyküsü böylelikle başladı...
"Çay, dünyanın gürültüsünü unutmak için içilir" der Çinli bir filozof...
Beş bin yıllık tarihi boyunca, çeşitli felsefelere göre her şeyin sonunda ona döneceğine inanılan yaşam kaynağı sudan sonra, tüm dünyada en çok tüketilen içecek olma ünvanını bir an olsun elinden bırakmamış çay. Bu leziz sıvı, bununla da yetinmeyip, önceleri ilaç ve ritüel içeceği işlevi görürken sonraları en fazla rağbet gören keyif maddesi olma özelliği kazanmış. Keyif unsurunu bile farklı yorumlayan kültürlerin süzgecinden geçerken demliğinin dinsel, sosyal ve kültürel tatlarına bürünen çay, sonuç olarak bugün karşımıza başlı başına bir kültür olarak çıkmayı başarmış.
Nasıl oldu da insanın aklına kurutulmuş bir tutam yaprak üzerine sıcak su dökmek fikri geldi?' diye hiç düşündünüz mü? Bu sıcak dokunuşun ilk heyecanı binyıllar öncesine uzanan rastlantısal bir keşiftir. Yaklaşık beş bin yıl önce, efsanevi Çin İmparatoru Shen Nung, sıcak suyun içine düşen bir yaprağın, suyun rengini değiştirdiğini görünce, merak edip tadına bakar. Çok beğendiği bu lezzeti, her zaman içebilmek için, ülkenin her yerine o bitkinin ekilmesini emreder. Sıcaklığı ile insanları buluşturmayı başaran çay, daha sonraları, Çin’de konuk ağırlamanın önemli bir aşaması olur. İşte böylece, adına çay denilen bu dünya gezginin maceralı yaşamı başlar.
Doğunun bu saklı lezzeti, 17.yüzyılda Avrupa’ya ulaştı. Sağlık ve zindelik sunan bu sıcacık içecek, kısa sürede İngiltere’de bir yaşam tarzı haline geldi. İngilizler, 18. yüzyılda bugün dünyanın en büyük çay yetiştirilen bölgesi olan Assam ve Seylan Adası’nda çay bahçeleri oluşturdular. Üretilen bu çayları Avrupa’ya hızlı olarak taşımak için , “tea clipper” adı verilen süratli yelkenliler yaptılar. Ve çay, binlerce yıl sürecek yolculuğuna çıktı...
Türkiye, 1787 yılında Japonya’dan getirilen ilk çay tohumlarının ekilmesiyle üretimlerine başladı. 1947’de kurulan ilk fabrika ile üretim hızlandı. Geç bir buluşma olmasına karşın, Türk insanı, çok sevdi çayı ve günün her saatine, her mekana taşıdı bu sıcacık içeceği...
Latincesi Camellia Sinensis olarak bilinen ve aslında bir kamelya türü olan çay bitkisi oldukça hassas ve seçici. Bitkinin 28 cins ve 520 türüyle karşımıza çıktığı düşünülürse çay çeşitlerinin bolluğu daha kolay anlaşılacaktır. Kalitesinden ödün vermemek adına, dünyanın pek çok yerinde, hala el emeği ile toplanan göz nuru ile oya gibi işlenen bitkisinin yolculuğu demliğe varmakla sonlanmaksızın çay, farklı farklı kültürlerde inanışların, anlayışların ve içinde bulunulan zamanın suya rengarenk yansıması olmayı sürdürmektedir.
İngiltere'de beyaz kremalısı, Uzak Doğu'da yeşili, Hindistan'da siyahı ile... Dünyanın bir ucundan diğer ucuna aynı bir fincan suya bambaşka iksirlerini salarak...
İçine bir gün bir yaprak düştü...
Çay oldu..
İşte yaklaşık beş bin yıllık tarihiyle yapraktan demliğe bir bardak çayın öyküsü böylelikle başladı...
"Çay, dünyanın gürültüsünü unutmak için içilir" der Çinli bir filozof...
Beş bin yıllık tarihi boyunca, çeşitli felsefelere göre her şeyin sonunda ona döneceğine inanılan yaşam kaynağı sudan sonra, tüm dünyada en çok tüketilen içecek olma ünvanını bir an olsun elinden bırakmamış çay. Bu leziz sıvı, bununla da yetinmeyip, önceleri ilaç ve ritüel içeceği işlevi görürken sonraları en fazla rağbet gören keyif maddesi olma özelliği kazanmış. Keyif unsurunu bile farklı yorumlayan kültürlerin süzgecinden geçerken demliğinin dinsel, sosyal ve kültürel tatlarına bürünen çay, sonuç olarak bugün karşımıza başlı başına bir kültür olarak çıkmayı başarmış.
Nasıl oldu da insanın aklına kurutulmuş bir tutam yaprak üzerine sıcak su dökmek fikri geldi?' diye hiç düşündünüz mü? Bu sıcak dokunuşun ilk heyecanı binyıllar öncesine uzanan rastlantısal bir keşiftir. Yaklaşık beş bin yıl önce, efsanevi Çin İmparatoru Shen Nung, sıcak suyun içine düşen bir yaprağın, suyun rengini değiştirdiğini görünce, merak edip tadına bakar. Çok beğendiği bu lezzeti, her zaman içebilmek için, ülkenin her yerine o bitkinin ekilmesini emreder. Sıcaklığı ile insanları buluşturmayı başaran çay, daha sonraları, Çin’de konuk ağırlamanın önemli bir aşaması olur. İşte böylece, adına çay denilen bu dünya gezginin maceralı yaşamı başlar.
Doğunun bu saklı lezzeti, 17.yüzyılda Avrupa’ya ulaştı. Sağlık ve zindelik sunan bu sıcacık içecek, kısa sürede İngiltere’de bir yaşam tarzı haline geldi. İngilizler, 18. yüzyılda bugün dünyanın en büyük çay yetiştirilen bölgesi olan Assam ve Seylan Adası’nda çay bahçeleri oluşturdular. Üretilen bu çayları Avrupa’ya hızlı olarak taşımak için , “tea clipper” adı verilen süratli yelkenliler yaptılar. Ve çay, binlerce yıl sürecek yolculuğuna çıktı...
Türkiye, 1787 yılında Japonya’dan getirilen ilk çay tohumlarının ekilmesiyle üretimlerine başladı. 1947’de kurulan ilk fabrika ile üretim hızlandı. Geç bir buluşma olmasına karşın, Türk insanı, çok sevdi çayı ve günün her saatine, her mekana taşıdı bu sıcacık içeceği...
Latincesi Camellia Sinensis olarak bilinen ve aslında bir kamelya türü olan çay bitkisi oldukça hassas ve seçici. Bitkinin 28 cins ve 520 türüyle karşımıza çıktığı düşünülürse çay çeşitlerinin bolluğu daha kolay anlaşılacaktır. Kalitesinden ödün vermemek adına, dünyanın pek çok yerinde, hala el emeği ile toplanan göz nuru ile oya gibi işlenen bitkisinin yolculuğu demliğe varmakla sonlanmaksızın çay, farklı farklı kültürlerde inanışların, anlayışların ve içinde bulunulan zamanın suya rengarenk yansıması olmayı sürdürmektedir.
İngiltere'de beyaz kremalısı, Uzak Doğu'da yeşili, Hindistan'da siyahı ile... Dünyanın bir ucundan diğer ucuna aynı bir fincan suya bambaşka iksirlerini salarak...
Eski defterleri açalım...
Efendim bilenler bilir... PR alemine adım atmadan önce uzun yıllar TRT'de mesaim var. Önce metin yazarlığı ile başlayıp, sonra yönetmenlik yapıp sonra kurumdan (TRT'liler hep böyle der ya!) ayrılınca dışarıdan freelance (TRT'cesi akitli) metin yazarlığına dönüş yaptım. En son yazdığım program ise sevgili dostum Esra Etiz'in yaptığı "Yemek Yemek" adlı programdı. Geçenlerde bilgisayarı temizlerken o dönemki yazılara rastladım. Hem blogu zenginleştirelim, hem de eski defterleri de bir daha açalım diyerek zaman zaman o yazıları da buraya koymaya karar verdim. Alışılmış şekilde öyle mekan ya da farklı yemekler tanıtan yazılar değil. Kimi yemeklere ya da mutfaklara genel bir bakış aslında... Akşam saati şöyle bir güzel çay yazısıyla da işe başlayalım diye düşündüm... Ne dersiniz?
06 Nisan 2008 Pazar
Gözden kaçan Bursa lezzeti Cantık

İskender’in kayıtsız şartsız egemenliğini sürdüğü Bursa’nın mağrur ve alçakgönüllü lezzeti Cantık sadece kendisini ısrarla arayanların damakları şenlendirmeyi bekler sessizce…
İki elinizin işaret ve baş parmaklarını ortada karşılıklı olarak yuvarlak yapacak şekilde birleştirin. Cantığın boyutları üç aşağı beş yukarı o kadardır işte. Yarıçapı 5 – 6 cm’i ancak bulan mini minicik, minyatür bir pide görünümündedir, ama lezzeti boyutlarının ve sıradan bir pidenin çok ötesindedir. Çiğbörek gibi Cantık da bir tür Tatar hamur işidir, ama bir Cantık asla sadece çiğbörek ya da pide değildir, olsa olsa bu ikisinin mükemmel karışımı sayılabilir.
1800’lü yıllarda Kafkaslar’dan Bursa’ya gelmiş ve kısa sürede halkın severek yediği bir çeşit yiyecek olmuştur. Odunlu fırında ve kısık ateşte pişen cantığın ideal şekli ince ve uzun olanıdır ama ben yuvarlağını daha çok severim. Nerede yeneceğini bilenlere bilir gerçi ama siz henüz denemediyseniz, Bursa’ya bir daha gidişinizde hemen İskender’e saldırmak yerine Kapalıçarşı, Uzunçarşı ya da Kayhan Çarşısı taraflarında bir Cantık fırınına yolunuzu düşürün ve hayatınızın lezzet deneyimini yaşamaya bakın.
Kenarları kalıncadır cantığın, harç malzemesinin konulduğu ortasındaki hamur kısmı ise incecik olur. Klasik Cantık kıymalı olsa da, kuşbaşılı ve peynirli çeşitleri de yapılır. Fırından çıkan ve kenarları ustası tarafından yağlanan Cantık artık damakları ve mideleri şenlendirmeye hazırdır.
Cantığın üç - dört adeti bir porsiyon gelir. Bıçakla kenarlarına dışından ortasına kadar hafifçe, belki de ona adını veren çentikler atılır. Çatal bıçağa gerek kalmadan, bu parçaları dıştan içe dürerek koparır, bir yudumda atıverirsiniz ağzınıza. Ağzınızın içini yumuşacık ve suluca bir karışım kaplar. Eski aile büyüklerinin, anneanne, ninelerin evde hamurunu karıp mahalle fırınında pişirttikleri ev usulü hamur işlerinin tadını alırsınız.
Bir parça, bir parça daha derken tabağın dibini görüverirsiniz. Tadına doyamamış olabilirsiniz ama hemen ikinci porsiyonu istemeden önce biraz dinlenseniz iyi olur. Mayalı hamurdan mamul olduğundan fazlası midenizi yorabilir. Cantık maceranızın hüsranla sonuçlanmaması için siz en iyisi işi tadında bırakıp, bu keyfi bir sonraki ziyafete saklayın. Ne de olsa Bursa’yı ziyaret etmek için yeni bir sebebiniz var artık!
İki elinizin işaret ve baş parmaklarını ortada karşılıklı olarak yuvarlak yapacak şekilde birleştirin. Cantığın boyutları üç aşağı beş yukarı o kadardır işte. Yarıçapı 5 – 6 cm’i ancak bulan mini minicik, minyatür bir pide görünümündedir, ama lezzeti boyutlarının ve sıradan bir pidenin çok ötesindedir. Çiğbörek gibi Cantık da bir tür Tatar hamur işidir, ama bir Cantık asla sadece çiğbörek ya da pide değildir, olsa olsa bu ikisinin mükemmel karışımı sayılabilir.
1800’lü yıllarda Kafkaslar’dan Bursa’ya gelmiş ve kısa sürede halkın severek yediği bir çeşit yiyecek olmuştur. Odunlu fırında ve kısık ateşte pişen cantığın ideal şekli ince ve uzun olanıdır ama ben yuvarlağını daha çok severim. Nerede yeneceğini bilenlere bilir gerçi ama siz henüz denemediyseniz, Bursa’ya bir daha gidişinizde hemen İskender’e saldırmak yerine Kapalıçarşı, Uzunçarşı ya da Kayhan Çarşısı taraflarında bir Cantık fırınına yolunuzu düşürün ve hayatınızın lezzet deneyimini yaşamaya bakın.
Kenarları kalıncadır cantığın, harç malzemesinin konulduğu ortasındaki hamur kısmı ise incecik olur. Klasik Cantık kıymalı olsa da, kuşbaşılı ve peynirli çeşitleri de yapılır. Fırından çıkan ve kenarları ustası tarafından yağlanan Cantık artık damakları ve mideleri şenlendirmeye hazırdır.
Cantığın üç - dört adeti bir porsiyon gelir. Bıçakla kenarlarına dışından ortasına kadar hafifçe, belki de ona adını veren çentikler atılır. Çatal bıçağa gerek kalmadan, bu parçaları dıştan içe dürerek koparır, bir yudumda atıverirsiniz ağzınıza. Ağzınızın içini yumuşacık ve suluca bir karışım kaplar. Eski aile büyüklerinin, anneanne, ninelerin evde hamurunu karıp mahalle fırınında pişirttikleri ev usulü hamur işlerinin tadını alırsınız.
Bir parça, bir parça daha derken tabağın dibini görüverirsiniz. Tadına doyamamış olabilirsiniz ama hemen ikinci porsiyonu istemeden önce biraz dinlenseniz iyi olur. Mayalı hamurdan mamul olduğundan fazlası midenizi yorabilir. Cantık maceranızın hüsranla sonuçlanmaması için siz en iyisi işi tadında bırakıp, bu keyfi bir sonraki ziyafete saklayın. Ne de olsa Bursa’yı ziyaret etmek için yeni bir sebebiniz var artık!
Meltem Görgün
Mutluyum gururluyum...
Biraz önce e-mailime sevgili Ege'nin maili düşmüş. Sevgili Meltem Görgün'ün Bursa Cantık Kebabı yazısı. İşte oluyor galiba. Bloga birilerinden yeni bir şeyler gelmeye başladı... İşte budur diyorum ve bu lezzetli yazıyı herkesle paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum... Afiyetler olsun...
04 Nisan 2008 Cuma
Ulaşılabilir mesafede kuru fasulye...
Sevgili Ege yorum yapmış: Ulaşılır yerde değil ki bunlar... Eee, baktım da yerden göğe kadar haklı. İspanya demişiz, Kosova demişiz, Almanya demişiz... Gelelim memlekete öyleyse... Acayip bir kurufasulyeciden bahsedeceğim o zaman... Kadıköy yakınlarında. Kimse bana burada bir tabak fasulye yemeden Hüsrev ya da Fasuli falan demesin... Tarifi şöyle mekanın: Harem'den Bostancı istikametine giderken Acıbadem yakınlarında sağda halısaha ve hemen önünde de benzinci vardır, Ankara Asfaltı'nın hemen üzerinde. İşte oradaki ikinci benzincinin hemen yanından aşağıya "çakma" bir yol iner. Oradan indiğinizde karşınıza derme çatma bir mekan gelecek. Harbiden dışarıdan bakınca sıradan bir esnaf lokantasına benzeyen bir yer. Ama içeri girince iş değişir. Adı sanı var mı gerçekten bilmiyorum.
Haftaiçi açık, haftasonu açık mı onu da bilmiyorum. Ama hikaye şu. Dükkanın sahibi hergün 2 tencere kuru, 2 tencere pilav, 1 tencere de türlü, taskebabı gibi bir yemek yapıyor. Salata, cacık, turşu da var. Başka hiç bir şey yok. Yemekler bitince de, saat kaç olursa olsun dükkanı kapatıp gidiyor. "Bugün iyiydi müşteri, yarın bir tencere fazla yapalım" gibi bir olay yok. Yemeklere gelince. Kurufasulye mısıryağıyla yapılıyor. Tek kelimeyle enfes. Hüsrev ya da Fasuli'deki gibi susuz değil, bilakis ekmeği bandıra bandıra yiyecek kıvamda. Pilav tereyağlı ama acayip hafif. Cacık ise tam tersi kıvamlı, koyu... Ekmekler, nasıl oluyor bilmiyorum ama sürekli fırından yeni çıkmış tadında. Öyle olunca sadece kurunun suyuna yarım ekmek bandıra bandıra bitiyor. Minimum 2 tabak kuru garanti ediyorum. Beni yıllar önce babam götürmüştü. O zamanlar daha küçüktü, sonra ön tarafa bir ek bina yaptılar. Bina dediysem zaten hepi topu 10-15 masa var. Şimdilerde bilenleri de arttığı için kuru fasulye en geç saat ikibuçuk gibi bitiyor. Onun için öyle geçe kalmamak lazım. Şimdi hastası oldum, yolum o civarlara düşerse uğramadan edemiyorum. Demedi demeyin, giderseniz acayip tutulursunuz ona göre...
Haftaiçi açık, haftasonu açık mı onu da bilmiyorum. Ama hikaye şu. Dükkanın sahibi hergün 2 tencere kuru, 2 tencere pilav, 1 tencere de türlü, taskebabı gibi bir yemek yapıyor. Salata, cacık, turşu da var. Başka hiç bir şey yok. Yemekler bitince de, saat kaç olursa olsun dükkanı kapatıp gidiyor. "Bugün iyiydi müşteri, yarın bir tencere fazla yapalım" gibi bir olay yok. Yemeklere gelince. Kurufasulye mısıryağıyla yapılıyor. Tek kelimeyle enfes. Hüsrev ya da Fasuli'deki gibi susuz değil, bilakis ekmeği bandıra bandıra yiyecek kıvamda. Pilav tereyağlı ama acayip hafif. Cacık ise tam tersi kıvamlı, koyu... Ekmekler, nasıl oluyor bilmiyorum ama sürekli fırından yeni çıkmış tadında. Öyle olunca sadece kurunun suyuna yarım ekmek bandıra bandıra bitiyor. Minimum 2 tabak kuru garanti ediyorum. Beni yıllar önce babam götürmüştü. O zamanlar daha küçüktü, sonra ön tarafa bir ek bina yaptılar. Bina dediysem zaten hepi topu 10-15 masa var. Şimdilerde bilenleri de arttığı için kuru fasulye en geç saat ikibuçuk gibi bitiyor. Onun için öyle geçe kalmamak lazım. Şimdi hastası oldum, yolum o civarlara düşerse uğramadan edemiyorum. Demedi demeyin, giderseniz acayip tutulursunuz ona göre...
Bira... Et... Sosis... Patates... Daha ne istenir ki!!!






Malumunuz hentbol sebebiyle zaman zaman uzak diyarlara seyahat şansımız doğuyor. Sevgili delegem Ayberk’le iki yıldır Avrupa Hentbol Federasyonu için Şampiyonlar Ligi’nde görev yapınca yılda 3-4 kere bir yerlere gidiyoruz. Kısa süre önce Gummersbach’daydım. “Orası nere?” diyorsunuz, biliyorum. Memleket küçük bir dağ kenti. Aslında kent dememek lazım, hallice bir kasaba. Köln’e yaklaşık 40 kilometre mesafede. Şehir gerçekten çok güzel ama yemek için gittiğimiz “Brauhaus Gummersbach” her şeyden iyiydi. Brauhaus, biraevi gibi bir şey. Aslında biraevi demek biraz az kalıyor çünkü bu Brauhaus olayı, bizdeki Taps gibi kendi birası yapan yerler. Biz de Taps parmakla gösteriliyor, benzeri pek yok. Ama memleket Almanya olunca Brauhaus olayı biraz bizdeki kebapçılara benziyor. Her köşede bir tane yok ama küçücük Gummersbach’da ben 4 tane gördüm. Varın siz anlayın durumu.
Neyse… Bizim mekan, “Brauhaus Gummersbach” 3 katlı bir mekan. Üst katlarda özel odalar, küçük salonlar var ama esas mesele alt katta dönüyor. Girişte masalar, arka tarafta solda genişçe bir bar, sağ tarafta devasa bira tankları, dört bir yanda dev plazmalar. Bu arada giriş katı tanklar dolayısıyla acayip yüksek tavanlı. Durum böyle olunca içerisi son derece ferah ve rahat.
Gelelim yiyecek içecek durumlarına. Önce yemekler. Çok geniş bir yemek listeleri var. En iyisi porsiyonlar devasa. Çorba olayı müthiş. Domates, mantar falan var da asıl içilmesi gereken üzerinde koca bir dilim “Blutwurst” ile servis edilen patates çorbası. Memleketin “milli gıdası” olunca çeşit çeşit patates yemeği var. Çorba da bunlardan biri. Ama buna “çorba” demek biraz haksızlık olur kanımca. Yoğun, zengin, doyurucu ve müthiş lezzetli. Benim gibi açgözlülük yapıp, “büyük” isterseniz fena bir gol yiyorsunuz. Ya başka bir şey yiyemiyor ya da çorbayı yarım bırakmak zorunda kalıyorsunuz.
Ana yemeklerde seçenek çok. “Steak”ler çeşitli ve son derece güzel. Etler yumuşak, pişirme kıvamı tam isabet. Domuz yiyenler için de çok güzel seçenekler var. “Almanya’ya gittim, sosis yemeden dönmek olmaz” diyenler için nefis Bratwurst’lar var. Bu arada karışık bir et tabağı var. Ondan bahsetmeden geçemeyeceğim. Birkaç farklı et, bunlara tavuk ve domuz da dahil olmak üzere ızgara edilmiş, daha sonra da az soğan ve mantarla toprak bir kapta sote edilmiş. Hayatımda bu kadar lezzetli bir eti az yemişimdir. Pizza ve salata çeşitleri de bolca. Gelelim patates olayına. Ben menüde 12 çeşit patates saydım. Kızarmışından fırında patatese, baharatlı ya da sebzeli soteye dek tam 12 çeşit patates var ve yemeğin yanında istediğiniz patatesi sipariş edebiliyorsunuz. Bizdeki pek çok restoranda olduğu gibi 3-5 tane patatese eyvallah demeye gerek yok, yaklaşık yarım çuval patatesi tabağa koyup getiriyorlar.
Mekanın en önemli özelliği biraları elbette. Standart olarak 3 çeşit bira var. Zaman zaman farklı çeşitler buna ekleniyor. Mekanın sahibi özellikle “Avrupa Futbol Şampiyonası” ya da Olimpiyatlar gibi özel okazyonlarda çeşitleri artırdıklarını söylüyor. Tabii bu dönemlerde bira tüketimi de neredeyse iki katına çıkıyormuş. “Bräu”, %4,8 alkol oranlı hafif bir bira. Daha çok gençler ve hanımlar tercih ediyormuş. “Oberberger Pils” de yine %4,8 alkol oranlı bir bira. Açık renkli bir bira olan Pils mekanın en çok içilen birası. Zaten beş tankın ikisi buna ayrılmış. “Osterbräu” ise %5,4 alkol oranıyla daha alkollü bir bira. Yılın her döneminde yapılmıyor. Nisan başında başlayıp Oktoberfest’e kadar süren bir dönemde mevcut. Malumunuz bundan içme şansım olmadı. Ama onun yerine Oktoberfest’ten Nisan’a dek, “Weizenbier” satılıyor. O da %5,5 alkol oranıyla sert bir bira. Denedim. Çok lezzetli. Tadı çok yoğun. Sevenler çok sever de, birayla çok arası olmayanlar için biraz ağır. Bir de Aralık ayında, Noel için “Weihnachtsbier” yapıyor. Karamel tatlı, değişik bir biraymış. Aksini ifade etmezseniz bira standart 500 ml geliyor. Almanlar için standart bir bardak. Zaten bir seferde en az 4-5 bardak içiyorlar. Sürahi gibi “aile boyu” alternatifler de var. Çok beğenenler için eve giderken satın almaları için litrelik şişelerde de satıyorlar. Benim elime bir şişe tutuşturdular. İstanbul’a zor getirdim.
Gummersbach, seyahat etmek için olası bir istikamet değil ama Köln’e yolunuzun düşme olasılığı yüksek. Hauptbahnhof’tan her saat (saati 26 geçe) Gummersbach’a tren kalkıyor. Yol yaklaşık 1 saat sürüyor. Sabah 06.00’dan gece 03.00’e dek tren seferi var. Derim ki, Köln’e giderseniz birazcık yolu göze alın, Brauhaus Gummersbach’a gidin. Eminim pişman olmayacaksınız. Çevrenizdeki Almanların gazına gelmeyin bira içerken. İstasyonun yolunu bulamayabilirsiniz. O zaman da sorun yok aslında. Biraevinin hemen bitişiğinde kendi oteli de var. Sloganı da tam hedefe göre aslında: “Yatağa kadar bira!!!”
Neyse… Bizim mekan, “Brauhaus Gummersbach” 3 katlı bir mekan. Üst katlarda özel odalar, küçük salonlar var ama esas mesele alt katta dönüyor. Girişte masalar, arka tarafta solda genişçe bir bar, sağ tarafta devasa bira tankları, dört bir yanda dev plazmalar. Bu arada giriş katı tanklar dolayısıyla acayip yüksek tavanlı. Durum böyle olunca içerisi son derece ferah ve rahat.
Gelelim yiyecek içecek durumlarına. Önce yemekler. Çok geniş bir yemek listeleri var. En iyisi porsiyonlar devasa. Çorba olayı müthiş. Domates, mantar falan var da asıl içilmesi gereken üzerinde koca bir dilim “Blutwurst” ile servis edilen patates çorbası. Memleketin “milli gıdası” olunca çeşit çeşit patates yemeği var. Çorba da bunlardan biri. Ama buna “çorba” demek biraz haksızlık olur kanımca. Yoğun, zengin, doyurucu ve müthiş lezzetli. Benim gibi açgözlülük yapıp, “büyük” isterseniz fena bir gol yiyorsunuz. Ya başka bir şey yiyemiyor ya da çorbayı yarım bırakmak zorunda kalıyorsunuz.
Ana yemeklerde seçenek çok. “Steak”ler çeşitli ve son derece güzel. Etler yumuşak, pişirme kıvamı tam isabet. Domuz yiyenler için de çok güzel seçenekler var. “Almanya’ya gittim, sosis yemeden dönmek olmaz” diyenler için nefis Bratwurst’lar var. Bu arada karışık bir et tabağı var. Ondan bahsetmeden geçemeyeceğim. Birkaç farklı et, bunlara tavuk ve domuz da dahil olmak üzere ızgara edilmiş, daha sonra da az soğan ve mantarla toprak bir kapta sote edilmiş. Hayatımda bu kadar lezzetli bir eti az yemişimdir. Pizza ve salata çeşitleri de bolca. Gelelim patates olayına. Ben menüde 12 çeşit patates saydım. Kızarmışından fırında patatese, baharatlı ya da sebzeli soteye dek tam 12 çeşit patates var ve yemeğin yanında istediğiniz patatesi sipariş edebiliyorsunuz. Bizdeki pek çok restoranda olduğu gibi 3-5 tane patatese eyvallah demeye gerek yok, yaklaşık yarım çuval patatesi tabağa koyup getiriyorlar.
Mekanın en önemli özelliği biraları elbette. Standart olarak 3 çeşit bira var. Zaman zaman farklı çeşitler buna ekleniyor. Mekanın sahibi özellikle “Avrupa Futbol Şampiyonası” ya da Olimpiyatlar gibi özel okazyonlarda çeşitleri artırdıklarını söylüyor. Tabii bu dönemlerde bira tüketimi de neredeyse iki katına çıkıyormuş. “Bräu”, %4,8 alkol oranlı hafif bir bira. Daha çok gençler ve hanımlar tercih ediyormuş. “Oberberger Pils” de yine %4,8 alkol oranlı bir bira. Açık renkli bir bira olan Pils mekanın en çok içilen birası. Zaten beş tankın ikisi buna ayrılmış. “Osterbräu” ise %5,4 alkol oranıyla daha alkollü bir bira. Yılın her döneminde yapılmıyor. Nisan başında başlayıp Oktoberfest’e kadar süren bir dönemde mevcut. Malumunuz bundan içme şansım olmadı. Ama onun yerine Oktoberfest’ten Nisan’a dek, “Weizenbier” satılıyor. O da %5,5 alkol oranıyla sert bir bira. Denedim. Çok lezzetli. Tadı çok yoğun. Sevenler çok sever de, birayla çok arası olmayanlar için biraz ağır. Bir de Aralık ayında, Noel için “Weihnachtsbier” yapıyor. Karamel tatlı, değişik bir biraymış. Aksini ifade etmezseniz bira standart 500 ml geliyor. Almanlar için standart bir bardak. Zaten bir seferde en az 4-5 bardak içiyorlar. Sürahi gibi “aile boyu” alternatifler de var. Çok beğenenler için eve giderken satın almaları için litrelik şişelerde de satıyorlar. Benim elime bir şişe tutuşturdular. İstanbul’a zor getirdim.
Gummersbach, seyahat etmek için olası bir istikamet değil ama Köln’e yolunuzun düşme olasılığı yüksek. Hauptbahnhof’tan her saat (saati 26 geçe) Gummersbach’a tren kalkıyor. Yol yaklaşık 1 saat sürüyor. Sabah 06.00’dan gece 03.00’e dek tren seferi var. Derim ki, Köln’e giderseniz birazcık yolu göze alın, Brauhaus Gummersbach’a gidin. Eminim pişman olmayacaksınız. Çevrenizdeki Almanların gazına gelmeyin bira içerken. İstasyonun yolunu bulamayabilirsiniz. O zaman da sorun yok aslında. Biraevinin hemen bitişiğinde kendi oteli de var. Sloganı da tam hedefe göre aslında: “Yatağa kadar bira!!!”
25 Ocak 2008 Cuma
Uzun bir aradan sonra köfte olayına devam...
Çakma Gurme'ye ilk başladığımda (Ekim 2007), "bu blog işi harbiden zor iş, disiplin lazım" diyordum... Geçen aylar bu konuda ne kadar da haklı olduğumu kendime gösterdi. Yazacak çok fazla konu olmasına karşın, bilgisayarın başına geçip de iki satır yazamadım... Şimdi bir gayret yeniden yazmaya başlıyorum. Üstelik disipline olmaya ve düzenli yazmaya söz vererek...
Yine bir köfte hikayesiyle başlayalım ikinci döneme. Ocak ayı başında Kosova'da, Priştine'deydik. Soğuk, karlı, harbiden adamı donduran bir seyahat oldu. İlk yemeğimizi otelde (bu arada söylemeden geçmeyelim, Hotel Prishtina'nın muhteşem bir mutfağı var, ola ki yolunuz düşerse sakın kaçırmayın) yedikten sonra şehirde neler yiyebileceğimizi araştırmaya başladık. Balkanların hemen hemen her yerinde olduğu gibi Kosova'da da ciddi bir köfte olayı var. Makedonya ya da Bulgaristan'da olduğu gibi orada da köfteye "kebap" adını veriyorlar. İlk keşfimiz, biraz da rastlantısal olarak "Qebaptore Shaban" ya da anlayacağımız adıyla "Köfteci Şaban". Salata çeşitleri ve köfteden başka bir şey yok, ama açıkçası bunlar bile yetiyor da artıyor... Meraklısı için en önemli bilgi: Köfteler oldukça büyük ve her bir porsiyon tam 10 adet köfteden oluşuyor... Lezzetine gelince... Yaklaşık 30 küsur senedir köfte yiyorum... Böylesine az rastladım diyebilirim. Çok az baharatlı. Et yoğunluğu çok fazla. Kömür ateşinde pişmesi tadına tat katıyor adeta... Salatalar da alışmadığımız türden ama çok lezzetli. Özellikle iri biberlerden (dolmalık biber gibi biberlerden yapılan hafif bir turşu) yapılan ve içi dışı yoğun bir süzme yoğurda bulanan salata (daha doğrusu meze) çok lezzetli. Küçük Arnavut biber turşusu, peynirli salatalık salatası gibi farklı çeşitler de var...
Kosova'daki konaklamamızın ikinci gününde ise bu sefer bilinçli olarak başka bir köfteciye gittik: Grill Sarajeva. İki katlı, temiz bir köfteci. Dört farklı çeşit köftesi ve diğer köftecilerde olduğu gibi geniş bir salata büfesi var. Köftelerin ilki şeklen bizim Tekirdağ Köftesi'ne benzeyen "standart köfte" diyebileceğimiz bir köfte. Soğansız, az baharatlı bir köfte. Pleskavitza (yazılışı tam olarak böyle olmayabilir), yine şekil olarak Pehlivan'da falan satılan kaşarlı köfteye benziyor, ama bunda tek bir gram kaşar yok. Özelliği soğanlı ve biraz daha fazla baharatlı olması. Bombitza adını verdikleri bir diğer köfte geniş bir sosisi andırıyor. İçinde ise tuzlu manda kaymağı var. Bizim alıştığımız kaymağa göre çok daha hafif, biraz daha peyniri andırıyor. Dördüncü köfteye ise sosis adını veriyorlar. Bol baharatlı bir köftenin barsağa basılması ile meydana geliyor. Bence hepsi güzeldi ama sosisin lezzeti bir başka idi. Tüm bunları ızgarada pişirerek servis etmenin yanı sıra altına az miktarda tuzlu kaymak konulmuş bir sahanda birkaç dakika pişirerek de servis ediyorlar. Görünüşü biraz ağır gibi gelse de öğlen rahatlıkla yenebilecek gibi. Akşamları bu türünü pek tavsiye etmiyorum. Gerek Şaban'da, gerekse Sarajeva'da neredeyse bütün personel Türkçe biliyor. O nedenle ne yediğinizi, içinde neler olduğunu kolaylıkla öğrenebilirsiniz. Biliyorum Kosova öyle pek çoğumuzun sıklıkla gideceği bir yer değil. Ama ola ki yolunuz düşerse bu ikisini sakın kaçırmayın, aksi halde gerçekten çok büyük bir şey kaçırdığınızdan emin olun...
18 Ekim 2007 Perşembe
Köfte Olayı
Malumunuz üzere "ekmek arası bir şeylerin" beslenme kültürümüzdeki yeri bambaşka. Küçükken hangimiz oyuna ara vermemekte direnirken annesinin hazırladığı ekmek arası peynir domatesi afiyetle mideye indirmedi ki??? Ya da ders çalışırken, televizyon seyrederken ya da evde herhangi bir faaliyetin arasına "ekmek arası bir şeyler" kıstırmadı ki? Maç girişi, bar çıkışı, uzun yol dönüşü ekmek arası beslenme, zaten Türk beslenme kültürünün de ayrılmaz bir parçası.
Bugün size bir ekmek arası köfte efsanesi anlatmaya niyetliyim. Bizim ofis Mecidiyeköy'de, Ali Sami Yen Stadı'nın hemen yanıbaşında (Gayrettepe tarafı). İş alemi olduğu için etrafı gündüz vakti beslenmek için bir derya olan bizim buralar, saat 18.00 sonrası garip bir sessizliğe ve çaresizliğe bürünür. İşte bu garip durum içerisinde bir mekan var ki bizler için "cennet bahçesi" kıvamında. Orjin Köfte... Özellikle maç tayfası iyi biliyor burayı. Sami Yen'in yanından Gayrettepe'ye giden, üzerinde Opet'in olduğu yolunda hemen sonunda duran bir minibüs Orjin Köfte. Akşam 18.00 gibi açılıyor ve gece geç saatlere kadar hizmette.
Menü sınırlı... Kaşarlı/kaşarsız köfte, kaşarlı/kaşarsız antrikot, saç kavurma ve tavuk ızgara... Tümü ekmek arası elbette. Lezzeti mi? Açık söyleyeyim, bizim ofisteki arkadaşlar arasında "ben hayatımda böyle şey yemedim" diyenler var.
Köfteni içeriğini bilemem ama pişirme şekilleri bizzat izledim. Önce antrikot ya da köfte mi istediğinize karar veriyorsunuz. Her ikisini de denediğim için ikisine de tam not veririm. Henüz saç kavurma denemedim ama tavadaki görünüşü pek de iştah açıcı... Neyse sizin köfte ya da antrikot ızgarada kızarırken, etlerin üzerine bolca beyaz soğan atıyorlar. Ve etlerle soğan birlikte kızarmaya başlıyor. Son hamlede kaşarlar bu enfes ikilinin üzerine ekleniyor ve tümü ekmek arasındaki yerini alıyor. Tuz, kırmızı biber, yeşillik, domates derken ekmek arası Orjin hazır. Köftesi çok güzel. Ama benim tercihim antrikottan yana. Etler pamuk gibi, üstelik soğanla birlikte pişmesi bambaşka bir lezzet katıyor. "Sokakta yemek süperdir" diyenler için birebir. Böyle bir alışkanlığı olmayanlar içinse süper bir başlama noktası...
Kolonyalı mendillerinin üzerinde ise Adem Usta'nın dörtlüğü var: "Bu köfte bizim köfte / Vitamin Orjin Köfte / Damakta lezzet tadı / Bırakır Orjin Köfte"...
Yakınlarda oturan ya da çalışanlar için paket servisi de mevcut... Hah şimdi tam şaşırın işte... Minibüs ama telefonu bile var: 0212 - 274 35 04...
Puan mı... Buna da 10 üzerinden 9...
Bugün size bir ekmek arası köfte efsanesi anlatmaya niyetliyim. Bizim ofis Mecidiyeköy'de, Ali Sami Yen Stadı'nın hemen yanıbaşında (Gayrettepe tarafı). İş alemi olduğu için etrafı gündüz vakti beslenmek için bir derya olan bizim buralar, saat 18.00 sonrası garip bir sessizliğe ve çaresizliğe bürünür. İşte bu garip durum içerisinde bir mekan var ki bizler için "cennet bahçesi" kıvamında. Orjin Köfte... Özellikle maç tayfası iyi biliyor burayı. Sami Yen'in yanından Gayrettepe'ye giden, üzerinde Opet'in olduğu yolunda hemen sonunda duran bir minibüs Orjin Köfte. Akşam 18.00 gibi açılıyor ve gece geç saatlere kadar hizmette.
Menü sınırlı... Kaşarlı/kaşarsız köfte, kaşarlı/kaşarsız antrikot, saç kavurma ve tavuk ızgara... Tümü ekmek arası elbette. Lezzeti mi? Açık söyleyeyim, bizim ofisteki arkadaşlar arasında "ben hayatımda böyle şey yemedim" diyenler var.
Köfteni içeriğini bilemem ama pişirme şekilleri bizzat izledim. Önce antrikot ya da köfte mi istediğinize karar veriyorsunuz. Her ikisini de denediğim için ikisine de tam not veririm. Henüz saç kavurma denemedim ama tavadaki görünüşü pek de iştah açıcı... Neyse sizin köfte ya da antrikot ızgarada kızarırken, etlerin üzerine bolca beyaz soğan atıyorlar. Ve etlerle soğan birlikte kızarmaya başlıyor. Son hamlede kaşarlar bu enfes ikilinin üzerine ekleniyor ve tümü ekmek arasındaki yerini alıyor. Tuz, kırmızı biber, yeşillik, domates derken ekmek arası Orjin hazır. Köftesi çok güzel. Ama benim tercihim antrikottan yana. Etler pamuk gibi, üstelik soğanla birlikte pişmesi bambaşka bir lezzet katıyor. "Sokakta yemek süperdir" diyenler için birebir. Böyle bir alışkanlığı olmayanlar içinse süper bir başlama noktası...
Kolonyalı mendillerinin üzerinde ise Adem Usta'nın dörtlüğü var: "Bu köfte bizim köfte / Vitamin Orjin Köfte / Damakta lezzet tadı / Bırakır Orjin Köfte"...
Yakınlarda oturan ya da çalışanlar için paket servisi de mevcut... Hah şimdi tam şaşırın işte... Minibüs ama telefonu bile var: 0212 - 274 35 04...
Puan mı... Buna da 10 üzerinden 9...
16 Ekim 2007 Salı
Türkün Paella ile imtihanı

Geçtiğimiz hafta İspanya'daydım. Pazar günü öğle saatlerinde Madrid'e ulaştım. Sevgili dostum Erkan Aytun'un evindeki kısa dinlenmenin ardından kendimizi Madrid sokaklarına attık. "Ne yiyelim" sorusunun yanıtı son derece açıktı: Paella. Yıllar önce, 1989'da ilk kez İspanya'ya geldiğimde tanışmış idim bu "İspanyol usulü pilav" ile. Üstelik bu tanışmam Almeria gibi İspanya'nın güneyinde yer alan bir kentte olunca (malumunuz Paella Güney İspanya spesiyalitesi aslında, ve hatta daha da nokta atış Valencia işi) Paella'nın en alası ile tanıştım. Sonra İspanya seyahatleri yeni Paella maceraları oldu. Her seferinde birbirine yakın kalitede ve son derece zengin içerikli Paella yedim.
Bu gidişte de Erkan "seni Madrid'in en iyi Paella restoranlarından birine götüreceğim" deyince heyecanlanmadım desem yalan olur... Mekan Madrid'in (benzetmek yanlış olabilir, kusura bakmayın) Taksim'i olarak (hatta Beyoğlu) isimlendirebileceğim Moratin'de. Dar sokaklar, sokaklar boyunca restoran ve bolca bar. Tek farkı daha yokuşlu ve daha dar sokaklı oluşu. Mekanın adı Arroceria Gala. Pek ufak sayılmaz. Arkadaki kış bahçesiyle birlikte tahminimce 100 kişinin üzerinde bir kapasitesi var. Gittiğimizde saat 15.00 gibiydi ve içerisi tamamen doluydu. İsmimizi 16.00 için kaydettirdik. Bir bira içip tam saatinde Arroceria Gala'da olduk. Masamız hazırdı. Upuzun bir menüleri var. Tabii ağırlıklı olarak Paella ve diğer geleneksel pilavlar... Risotto, Arroces caldosos, Arroses de cuchara, Paella loca... Bu arada Paella tarifiyle ve içeriğiyle aynı olan ama bir tür noodle ile pişirilen Fideuas da menüde mevcut.
Tercihimiz "Mixta de mariscos y pollo con chistorra" oldu. Deniz ürünleri, tavuk ve sosisli karışık Paella. Bu arada etraftaki masalara "yağmur gibi" Paella yağıyordu. İrili ufaklı Paella tavalarında herkesin önüne farklı farklı Paella servis ediliyordu.
Masada iki küçük kap içinde biri yoğurt, sarımsak, diğeri de domatesli iki sos vardı. Ekmek üzerine sürerek açlığımızı bastırdık ama açıkçası "on numara" idi. Kısa bir süre sonra tereyağında kızarmış, kişi başı 3 adet karides geldi. Biri jumbo karides, diğeri küçk bir karides, üçüncüsü de jumbodan da jumbo farklı bir karides. Açıkçası bol sarımsaklı sosları ile mükemmeldiler. Malumunuz üzere çatal bıçağa hiç bulaşmadan ellerle giriştik.
Böcekleri yeni bitirmiştik ki masaya oldukça büyük bir tava içerisinde Paellamız geldi. Tek kelime ile nefisti. Pilav demek aslında haksızlık, zira gerçekten de bambaşka bir lezzet. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki biraz ağır. Bizim alıştığımız üzere asla bir yan yemek ya da garnitür değil. Malum bizim için pilav (istisnaları saymazsak) bir "eşlikçi" aslında... İçinde irice bir tavuk budu, bolca kalamar ve karides, enfes sosis parçaları ve sebzeler. Erkan'la Paella üzerine konuşurken, "burada servis akşam saatlerinde sona erer. Ağırdır, öyle geç saatte yenmez" dedi. Ben de saf saf, "olur mu öyle şey, biz Türküz, her saatte her şeyi yerim" dedim ama harbiden de öyle geç saatlerde yenecek bir şey değil. Zaten yemekten sonra yaklaşık 2 saat süren bir yürüyüş yapmasaydık kalp krizi kaçınılmazdı. O nedenle tavsiyem şayet saatinizde uygunsa Paella ziyafetinizi saat 15.00'den önce sona erdirmeniz. Nefis Paella'nın ardından elbette açgözlülüğün de bir sonucu olarak mandalinalı dondurma sipariş ettik. O da muhteşemdi...
Tavsiyem, Madrid'e yolunuz düşerse mutlaka Arroceria Gala'ya gitmeniz. Asla pişman olmazsınız.
Telefonları (+34) 91.420.19.50, (+34) 91.429.25.62, (+34) 666.20.99.01 (GSM)...
Puan mı... 10 üzerinden 9...
15 Ekim 2007 Pazartesi
Başlıyoruz...
Etraf gurme dolu... Bi de çakması lazım derim ben... En az onlar kadar yiyorum... Ağzımın tadını da biliyorum... Eeee!!!! Onlardan eksiğim ne... Gazetenin ya da derginin birinde bir köşe mi? Benzersiz bir damak tadı mı? Yoksa içtiğim şarabın üretildiği üzümün geldiği bağın sahibinin soy ağacı ile ilgili detaylı bilgi sahibi olmam mı? Fransız mutfağı ya da füzyon (denilen gariplik) ile ilgili ukalalık yapabilme yeteneği mi? Hepsi var şükürler olsun (ya da en azından var gibi yapabilirim)... Sofraya oturdum mu hepsinden bahsederim... Amma dedim ya adımız "çakma gurme"... Orada burada ne bulursak tüketiyoruz yiyecek namına. Bazen arabada satılan ekmek arası bişeyler, bazen gavuristanda bi barda veya restoranda leziz gıdalar. Bazen alıyoruz dükkandan, şarküteriden benzersiz gıdalar, besleniyoruz en tatlı haliyle. Konserveye "hayır"ımız yok gerekirse. Ekmek arası beslenmeye de. Mutfakların hiç birine itiraz etmeyiz. Suşi de yeriz vesselam, kokoreç de. Madrid'de de yeriz, Mardin'de de... Tek şart var... Leziz olsun...
O zaman paylaşalım leziz deneyimleri... Mideler şenlensin. Yol oralara düşünce başkaları da tatsın. Ya da benim gibi çatlaklar "tatmak" için yolu oradan geçirsin...
O zaman paylaşalım leziz deneyimleri... Mideler şenlensin. Yol oralara düşünce başkaları da tatsın. Ya da benim gibi çatlaklar "tatmak" için yolu oradan geçirsin...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)